Borç Ekonomileri Ekonomiyi Canlandırmakta Doğru Yol Olabilir mi?

Borç Ekonomileri Ekonomiyi Canlandırmakta Doğru Yol Olabilir mi?

Borç Ekonomileri Ekonomiyi Canlandırmakta Doğru Yol Olabilir mi?

İnsan, tarihsel süreci boyunca özellikle ihtiyaçları temin etme ve insan ilişkilerinin bir neticesi olarak “mübadele” kavram ve uygulamasını ortaya koymuş, her dönemde yeniden tanımış ve geliştirmiştir. Çalışmamızda başlangıç olarak mübadele kavramının getirdiği türev kavram ve uygulamalardan biri olarak görülen “Borç” ve “Borçlanma” kavramını inceleyecek, akabinde ise özellikle tasarruf-yatırım-talep üçgeninde “borçlanmanın iktisadi mahiyeti” üzerinde iktisat bilimi paralelinde araştırma ve görüşlere yer vereceğiz. Burada “borçlanma” hususu kamu ve özel sektör minvalinde dengeli bir şekilde sunmaya dikkat etmekle birlikte, çalışmanın sonraki bölümünde gelişmemiş yahut gelişmekte olan ülkelerin “iktisadi kalkınma” amacıyla borçlanmaya nasıl yaklaştıkları ve sonuçları üzerinde durulacak; ülkeler bazında Türkiye’ye dair borçlanma olgusunun genel bir çerçevesi çizilmeye çalışılacaktır.

Bu Noktaya Nasıl Geldik?

a. Cash Nexus

Mübadelenin konusu mu veyahut mübadele işleminin bir aracı mı olduğu halen günümüzde tartışmalı bir durumda olan “para”, borç ve borçlanma hususunu ele aldığımızda karşılaşacağımız en önemli kavram ve uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel anlamda başlangıç düşüncesi olarak klasikler çerçevesinden “para” kavramına yaklaştığımızda, paranın bir örtüden farksız olduğunu görmekteyiz. Öyle ki servetin oluşumu içerisinde yeri olmamakta, yalnızca mübadele işleminin gerçekleşmesine kolaylık sağlayacak aracı bir unsur olarak değerlendirilmektedir. “örtü” kavramı üzerine gidersek, hakiki manada mübadeleye konu olan nesneleri örtüyormuş gibi bir illüzyon meydana getirdiği düşünülebilir. Klasik iktisatçılardan J. B. Say ifade ettiğimiz paranın illüzyonist mahiyetini şu şekilde açıklayarak klasiklerin paraya genel bakışını çok net bir şekilde tarif etmektedir: “Para, bizden, iktisadi gerçekleri saklayan bir peçedir; gerçek para, malların kendisidir.” (Kazgan, (1980), p. 98) Klasikler borç ve borçlanma hususu üzerine özellikle çalışmanın devamında inceleyeceğimiz başlıklardan olan sermaye hareketleri ve ödemeler bilançosunda konu edinmek suretiyle kendiliğinden dengelenme süreci olarak ele almaktadırlar. Ayrıca bu düşünce özellikle klasikler içerisinde baş köşeyi tutan Adam Smith tarafından ele alınmadan dahi önce, aynı dönemde yakın ilişkilerde de bulunduğu mütefekkir David Hume tarafından da incelenmiştir. Kendisinin klasik iktisatçıların söylemine bu noktada kaynaklık ettiği bir yere kadar söylenilebileceği gibi Of Money (Para hakkında) adında kaleme aldığı yazısındaki parayı tarif edişi, bizlere düşünce olarak klasik iktisatçılarla paralel düşündüğünü işaret edebilmektedir: “Doğrusunu isterseniz, para ticaretin öznelerinden biri değildir. O malların değiş tokuşunu kolaylaştırmak için insanların düşünce birliğine vardığı bir araçtır. Para, ticareti döndüren bir tekerlek değildir; tekerleklerin kolay ve düzgün dönmesini sağlayan bir yağdır.” (Robinson & Eatwell, (1975), p. 6-7)

Klasik okul sonrası özellikle marjinalizm ile iktisadi açıdan yeni bir okul mahiyetine kavuşmuş neoklasik iktisatçılar paranın bir örtü gibi görülen mahiyetini kabul etmemekle günümüz için önemli bir noktaya kavuşturmuşlardır. Bu noktada iktisatçı Wicksell’in paraya getirdiği yorum ve anlam bizlere çalışmanın sonraki bölümlerine dair kılavuzluk edecektir. Wicksell, para kavramını bir örtüden ibaret görmeyip, özellikle kapitalist sistemin temel unsurlarından biri olduğunu açıklamış, müteşebbis ve bankaların parayla olan ilişkisine işaret etmiştir. İlaveten, Wicksell önemli iktisatçı Fischer’ın üzerinde çalıştığı gibi istikrarsızlık ve krizlerin kaynağını “para-kredi mekanizması” içinde olduğunu düşünmüşlerdir. (Kazgan, (1980), p. 178) 

Para-kredi kavramı ekseninde konuya devam etmeden önce özellikle dönem içerisinde farklı bir anlayış olarak Marxsist iktisadi öğretiye yer vererek meseleleri tetkikte ve mukayesede faydalı olacağını düşünmekteyiz. Ayrıca Para-Kredi konusuna dair getirdikleri eleştirilerde kimi işaret ettikleri hususlarda haklılık payları olduğu söylenebilir.

Marx ve Engels’e göre para kavramı, kapitalist bir sömürü aracı olarak bütün insan ilişkilerinin yerini almak suretiyle, yeni bir “Cash Nexus” (Para Bağı) meydana getiren bir unsurdur. (Ferguson, (2019), p. 21) Böylesine bir anlayış minvalinde düşünüleceği üzere Marksist düşüncenin paraya pek te olumlu yaklaştığı söylenemeyecektir. Fakat doğrudan da Para kavramını kaldırmayı işlevsel yönden uygulanabilir bulmamışlardır. Nitekim sol öğretide Das Kapital’in devamı olarak anılan Finans Kapital adlı kitabında Eski Weimar Cumhuriyeti Maliye Bakanı Hilferding’e göre; para, meta kavramı çerçevesinde “mübadele trafiğinden” doğmakta ve başka bir sebebe ihtiyaç duymamaktadır. Kendi ifadesiyle: “Mübadele aracının değer taşıması zorunluluğu, doğrudan doğruya toplumun malları meta haline getirici karakterinden ve bunların meta olarak mübadele edilmek zorunda bırakılmasından kaynaklanıyor. Mali meta haline getiren süreç metayı da para haline getiriyor.” (Hilferding, (1995), p. 66-67) Bu minvalde tafsilatlı bir açıklama çalışmamızın konusundan bizi uzaklaştıracağı için fazla teferruata girmemekle birlikte, P-M-P düşüncesi çerçevesinde temellendirildiğini ifade edebiliriz.(Hilferding, (1995), p. 102)

19. Yüzyıl içinde hâkim ve ülkeler tarafından benimsenen görüş daha çok klasik ve neoklasik iktisadi okul ve teoriler olsa da 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle 1929 İktisadi Buhranı çerçevesinde teoriler ciddi anlamda sorgulanır olmuştur. 

b. Dengede Duramayan Cambaz

İktisat bir sosyal bilim olmasının getirdiği neticeler üzerine tek bir doğrusu olamayacak kadar karışık ve kompleks bir yapıdadır. Bu sonucun oluşumunda başlıca amil olarak hayatlarımızın her bir karesinde ve içinde, bulunduğumuz ekonomi ve ekonomilerin hayatlarımıza olan tesirini görebilmek mümkündür. Belki de iktisadın ya da daha doğrusu iktisatçıların matematiğe yaklaşma sebebi, insan hayatına bu kadar nüfuzu yüksek bir alanı şüphe götürmez bir mutlaklığa ulaştırmak arzusundan müteşekkildir. 

Bu başlık altında tarihsel sürecin Keynesyen dönemine ulaşarak, asıl konumuz olan borç ekonomileri ve borçlanma konularının kapısının eşiğine geldiğimizi söyleyebiliriz.

Klasik iktisatçılardan bu yana yatırım ve tasarruf ilişkisi özellikle iktisadi büyüme ve üretimin inkişafı içerisindeki rolü mucibince tartışılmaya devam edilmiştir. Döneme hâkim olan Klasik Okul’un üretim bağlamında meseleye bakışı, tasarrufun doğrudan yatırıma dönüşeceği şeklindedir. Hatta Klasik Okul’un önde gelen iktisatçılarından David Ricardo eserinde, aynı düşünceleri paylaştığı iktisatçı J. B. Say’den de yazısında bahsederek meseleye dair şu düşünceleri kaleme almıştır: “Bununla birlikte Bay Say, ülkede işlemeyen bir sermaye tutarını olamayacağını, çünkü talebi ancak üretimin sınırlayabileceğini son derece doyurucu bir şekilde göstermiş bulunuyor. Tüketme ya da satma tasarısı olmadan kimse üretim yapmaz; ya hemen gereken ya da gelecekteki bir üretime yarayacak başka bir mal alma amacı olmadan kimse satış yapmaz. Öyleyse üretim yapan insan, aynı zamanda ya kendi mallarının ya da bir başka kimsenin mallarının tüketicisidir.” (Ricardo, (2020), p. 256) Ardından gelen iktisatçılar Ricardo’nun düşüncelerinde ilerisine gidip talep yönünde bir düşüşün yatırımda artışa sebep olacağına kanaat getirmişlerdir.

Klasiklerce inşa edilmiş olan bütün bu iktisadi sistem, dönemin ruhu (zeitgeist) içerisinde ele alındığında ufak bazı değişiklikler haricinde genel anlamda hâkim görüş olmayı sürdürdüğünü görmek mümkündür. Klasik ve Neoklasik öğretinin ortaya koymuş olduğu çalışma, ne var ki az önce verdiğimiz örnekler minvalinde de işaret ettiğimiz gibi “talep” sorunu üzerinden meydana gelen 1929 Buhranıyla yerini istemeden de olsa sancılı bir şekilde iktisatçı Keynes’e ve Keynesyen okula bırakacaktır.

c. Kuyudaki Suyu Çıkartmak

  İnsana, cemiyete ve hadiseye farklı açıdan bakmak; hiç de olması mümkün görülmeyen nice önemli olaylara sebebiyet vermiştir. Keynes, hadiseye farklı açıdan bakanlardan birisi olarak 29 Krizi’ne bir reçete yazmış. Yazdığı reçete içerisinde önceki pasajda bahsettiğimiz klasik teoriyi eleştirmekle birlikte yatırım ve tasarruflara istihdam bileşenini de ekleyerek krizi ve çözümü farklı bir alanda görmüştür.

Öncelikli olarak krizin çözülmeyi bekleyen temel problemi talep yetersizliğiydi. Nitekim krizi tahlil ederken yalnızca talep olarak tanımlamakta yeterli gelmemektedir. Bu noktada “Efektif Talep” kavramından bahsetmek çalışmamıza faydalı olacağı gibi; kısaca bir tanımı yaparsak, ödenebilecek bir taleple desteklenmiş talep olarak tasavvur edilebilmektedir. (Stewart, (1980), p. 73) Ayrıca Efektif talep tanımından da yola çıkıldığında anlaşılabileceği gibi harcamalar ve satışlar toplamı bu minvalde aynı sonuca eşittirler. Satışların toplamı ise (stoktaki değişiklikler hariç tutularak) üretimin bizatihi kendisine eşit olmuş olur. (Stewart, (1980), p. 73-74) Efektif talep; böylelikle harcama-gelir açısından genel toplam talep teorisine bakarak, bu teorinin değişken unsurlarını iki ayrı mal unsuru üzerinde ifade etmiştir: Tüketim malları talebi “reel gelir”, yatırım malları ise karlılık düzeyine bağlıdır. (Kazgan, (1980), p. 261-262) Efektif Talep çerçevesinden milli gelir düzeyi hususu üzerine gidilebilse de, çalışmamızda efektif talebi etkileyecek olan devletin üzerinde duracağız. Keynes’in oluşturduğu denklem neticesinde klasik teoriyi benimseyen iktisatçıların aksine tam istihdam kendiliğinden gerçekleşmeyeceği gibi burada efektif talebin düzeyi hususunda ekonomiye müdahale etmesi gereken bir faktör devreye girmelidir. Bu faktör, devlet olarak karşımıza çıkmakta ve devlete hem yatırımcı hem de tüketimci olarak efektif talepte tanzime gitme vazifesi vermiştir. Artık devlet bir bekçi olmadığı gibi iktisadi hayata yön vermeye memur bir müesseseye dönüşmüştür.(Ersoy, (2008), p. 569-570)

Keynes’in krize yönelik tedavi reçetesini genel teorisinde (General Theory) ortaya koyarken, aslında klasik teori mekanizmasında var olan bir tümörü saptadığı için, kendisi bu noktada çok önemlidir. O, herkesin kendi çıkarına çalışacağı iktisadi bir hayata istisna getirerek, şahsi menfaat ile toplumun menfaatini bir noktaya kadar paralel bir çizgide yürütebilmiştir. (Robinson, (1986), p. 79) Borçlanma ve Borç ekonomileri için devlet müessesesine iktisadi literatür içerisinde kısa dönemde harcama ve yatırımlar yapmak yetkisini verdiğimiz için, çalışmamızın sonraki bölümünde devletin kendini vazifeli gördüğü uygulamalar için doğrudan yahut dolaylı bir şekilde “borçlanma” konusuna başlangıç yapabiliriz. Fakat borçlanma konusunun yalnızca kamu ekonomisi çerçevesinde olmadığı açıktır. Bu sebeple Dünya ve Türkiye ekseninde finansal liberalizasyon ve “borçlanma” uygulamalarına yakından bakarak, hadiselerin sebepleri ve sonuçlarını inceleyeceğiz.

Borç Kamçısı

a. Küreselleşme Paralelinde Finansal Liberalizasyon

20. Yüzyıl’ın 3. Çeyreğine girildiğinde batı bloğu çerçevesinde söylemek gerekirse, teknolojik gelişmelerinde öncü olduğu şekliyle küreselleşme düşüncesi tekrardan dünya gündemine girmiştir.  Küreselleşme politik ve uluslararası ilişkiler disiplini adı altında ulus-devlet düşüncesine tenkitler getirse de iktisadi açıdan tarifi; büyüyen sermayenin ülke dışındaki birikimidir. (Gültekin-Karakaş, 2009, p. 38) Son 40 yıl içinde dünya ülkelerinin ekonomilerinin birbirine finansal açıdan entegrasyonu ülke içi kısıtlamaların ve devletin müdahalesinin azalması yönünde bir serbestleşme olarak görülse de aslında bu durumun farklı bir noktadan bakıldığında finansal bir bağımlılık ve ödeme taahhütlü borçlar silsilesi olarak görülebilmesi pek de yanlış olmayacaktır. Sermaye dolaşımındaki serbestliğin ilgili ülkelerin tamamına ve akabinde dünya ülkelerinin ekonomilerine katkı sağlayacağı düşüncesi önceki 15 yıla nazaran tartışmalı hale gelmiştir. (Stiglitz, (2014), p. 116) Ayrıca finansal liberalizasyon hamlesi neticesinde yabancı sermaye girişi düşleyerek kalkınma arzulayan ülkelerin sayısı geçmişte hiç az olmadığı gibi hukuki ve mali hazırlığını yeterli olmamasından kaynaklı krizler pek çok ülkeyi borç bataklığına sürüklemiştir. Bu sebeple finansal liberalizasyon düşüncesinin bir tezahürü yahut pratiği minvalinde kalkınmakta olan birkaç ülkenin finansal liberalizasyon ve maliye politikaları çerçevesinde borçlanma eksenine yaşadığı tecrübeler incelenecektir.

b. Sen Bir Az Gelişmişsin (MERİÇ, (1996), p. 98)

Bir önceki yüzyıla bakıldığında sömürge ülkeleri veyahut manda yönetimleri şeklinde anılan memleketler, günümüzde bağımsızlıklarına kavuştuklarını ilan etseler de , “az gelişmiş ülke”, “gelişmekte olan ülke” ya da “3. Dünya Ülkesi” adı altında halen bulundukları yerden fazla ilerleyebilmiş değillerdir. Simon Kuznets içinde bulunduğumuz 20. Ve 21. yüzyılı modern bir dönem olarak iktisadi büyüme çağı şeklinde nitelendirmesine karşın, durumları pek de farklı gözükmemektedir. (Şenses, 2010, p. 66) Çalışmamızda bu durumun sebeplerini tafsilatlı bir şekilde yer vermemekle birlikte, “gelişmiş ülkelerin beşiği” Avrupa’dan bir örnek getirmek yeterli olacaktır. Üretim ve üretiminin ihtiyacı olan sermayeye yönelik sermaye kredilerinin tahsisi için özellikle 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında Weimar Cumhuriyeti Hazine Bakanı Hilferding’in düşüncelerine yer vermek isabetli olacaktır. Kendisi ele aldığımız bu hususa dair şu ifadeleri kaleme almaktadır: “…Bugün ise durum değişti. Kredi yalnızca ve her şeyden önce ticarı bağıntılar için değil, sermaye yatırımları için veriliyor. Dış ülkelerdeki üretimin kontrolünün sermaye kredisi yoluyla ele geçirilmesi amaçlanıyor…” (Hilferding, (1995), p. 147)

Hilferding’in günümüzden bir asır önce bahsettiği bu durum günümüzde ve finansal liberalizasyonun özellikle “az gelişmiş ülkelerde” gözle görülür bir şekilde rastlanıldığı ifade edilebilmektedir. Gelişmiş ülkelerin niyetlerinin ne olduğu bu çalışmanın konusu olmasa da artık bu “az gelişmiş ülkeleri” idare etmek ve doğal kaynaklarına ulaşmak finansal açıdan sermaye hareketleri ile yürütülmekte olduğu görülmektedir. Az gelişmiş ülkelerde hayata geçirilen finansal liberalizasyon mucibince özellikle dışarıdan kaynaklı yabancı sermaye hareketlerinin akışının durması paralelinde finansal krizlere sebebiyet vermektedir. (Özel, (2005), p. 15-18) Finansal krizler, meydana getirdiği iktisadi ve mali açıdan zorluklara rağmen özellikle büyüme ve kalkınmayı hedefleyen ülkeler (Güneydoğu Asya Ülkeleri gibi) için alınmaya değer bir risk olarak görülmektedir. Fakat bir başka açıdan bakıldığında ise bu riskin alınmaya başladığı süreç içerisinde meydana gelen finansal krizler adeta bir yıkım getirmiştir. 1989-1997 yılları arasında toplam 5,7 Milyon Şirket içerisinde, her yıl 611 bini yok olmuştur. Bu durum bize yıllık işletme yok olma oranının yüzde 10 düzeyinde olduğuna işaret etmektedir. (Ferguson, (2019), p. 279) Açıkçası bu netice bize göstermektedir ki büyümek kadar büyüdükten sonra ayakta kalabilmekte son derece önemlidir.

c. Karışık bir ilişki

Neoliberal düşünce minvalinde kalkınmakta olan ülkelerde finansal piyasaların serbestleşmesi ve kaynak dağılımında artan etkinlikle birlikte iktisadi büyüme ve kalkınma ivme kazanacaktır. Fakat ulusalcı iktisatçılara göre bu durum önceki başlıkta da ifade ettiğimize benzer bir şekilde gelişmekte olan ülkelerin finansal piyasalarını, gelişmiş ülkelerdeki sermaye hareketlerinin arbitraj maksatlı spekülatif, kuralsız bir hale getirmektedir. (Gültekin, (2009), p. 121) 

Türkiye, 24 Ocak kararları sonrası geçiş dönemine girdiği finansal piyasalar minvalinde birçok gelişmekte olan ülke gibi hukuki ve idari problemler yaşamaktaydı. Hükümetler kalkınma temelli politikaları benimsemeleri çerçevesinde kamu sektörünün öncülüğünde yatırımların arttırılmasını amaçlamaktaydı. Kısa vadeli avanslar şeklinde temin edilen kamu borçlanması ile finansal liberalizasyon amacıyla yapılan düzenlemeler büyüme ile enflasyonu bir arada getirmişti. Enflasyon 80’li ve 90’lı yılların başına geldiğinde Türkiye’nin büyüme hızı 1990-1993 için %6 olarak gözükse de enflasyon yaklaşık olarak %67 civarında gezinmekteydi. (Özel, (2005),  p. 149-151) Bu durum açıkça dönemin enflasyon düzeyinin kronikleştirdiğinin apaçık bir göstergesidir. Doğrudan Türkiye’deki krizlere yönelik olarak, meydana gelen 1994, 2000, 2001, 2008 krizleri çalışmanın kapsamı dışında kalması sebebiyle çalışma içine dahil edilmemiştir.

Sonuç

Genel anlamda para-yatırım-borçlanma ekseninde ele aldığımız bu çalışmamızda borç ekonomilerini hem kavramsal varlığı ve sebebi yönünden, hem de uygulama açısından tarihsel süreç bağlamında nasıl bir gelişim gösterdiğini ortaya koymaya çalıştık. İncelemelerimiz sonucu genel bir tablo çizmekle birlikte doğru olanın ne olduğunu sizlerin görüşlerine bırakıyoruz.

Hülasa borç ekonomisi ve borç ekonomileri halen varlığını ve gelişimini sürdürmekte olup, borçlanma meselesinin yarını için nasıl bir değişim olacağı merak konusudur. İktisadi anlamda gelişmeler oldukça, bu ve buna dair meseleleri kaleme almaya devam edecek olmakla birlikte farklı açılardan da anlayış ve yorumlar sunmaya devam edeceğiz. Bu konu minvalinde ileride ki çalışmalarımızda özellikle Maurizio Lazzarato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali Neoliberal Durum Üzerine Bir Deneme” adlı kitabı  da ayrıca incelemeyi düşünmekle birlikte, eserde özellikle belirtilen Anti-Production kavramına da yer ayrılaarak çalışmalar geliştirilecektir.( Lazzarato, (2023), p. 114-115) İktisatçı Kemal Saybaşılı’nın Liberalizm, Refah Devleti, Eleştiriler adlı derlemesinin önsözünde kaleme aldığı ifadelerle çalışmamızı tamamlıyoruz: “Osmanlı döneminden günümüze yaygın bir tek yol ya da alternatif geleneği bulunan ülkemizde umarım bu derleme birden fazla “yol” ya da seçenek olduğu ve söz konusu seçeneklerin de Karşılaşılan sorunlar ve tarihsel ortamla birlikte ele alınması gerektiği düşüncesine, kendi ölçeğinde bile olsa, sınırlı bir katkıda bulunur.” (Saybaşılı, (1993), p. 8)


























 

KAYNAKÇA

1. Kazgan. G. (1980), İktisadî Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi Kitabevi

2. Robinson J. & Eatwell J. (1975), Çağdaş İktisada Giriş, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Yayınları

3. Ferguson N. (2019), Paranın Yükselişi Dünyanın Finansal Tarihi, Yapı Kredi Yayınları

4. Hilferding R. (1995), Finans Kapital, Belge Yayınları

5. Ricardo D. (2020), Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

6. Stewart M. (1980), Keynes Devrimi, Minnetoğlu Yayınları

7. Ersoy A. (2008), İktisadi Teoriler Ve Düşünceler Tarihi, Nobel Yayın Dağıtım

8. Robinson J. (1986), İktisadi Felsefe, V Yayınları

9. Gültekin-Karakaş D. (2009), Hem Hasımız Hem Hısımız Türkiye Finans Kapitalinin Dönüşümü ve Banka Reformu, İletişim Yayınları

10. Stiglitz J. E. (2014), Eşitsizliğin Bedeli Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor ?, İletişim Yayınları

11. Şenses F. (2010), Kalkınma İktisadı Yükselişi ve Gerilemesi, İletişim Yayınları

12. Özel S. (2005), Global Finansal Krizler, DenizKültür Yayınları

13. Saybaşılı K. (1993), Liberalizm, Refah Devleti, Eleştiriler, Bağlam Yayınları

14. Meriç C. (1996), Bu Ülke, İletişim Yayınları

15. Lazzarato, M. (2023), Borçlandırılmış İnsanın İmali Neoliberal Durum Üzerine Deneme, Dergah Yayınları